|
Tekstildeki kan kaybına karşı sektörün yapacaklarının yanı sıra hükümet de hemen harekete geçmeli. Hükümet, elinde gerçekten bir acil müdahale programı varsa bunu hemen şimdi uygulamaya sokmalı.
Gün geçmiyor ki gazetelerde birçok firmanın kapandığı, fabrikaların durduğu, birçok tekstil işçisinin işsiz kaldığı haberlerini okumayalım.
23 Temmuz'da, Referans'ta "184 iplik fabrikası kapandı" haberiyle gündem oluşturmuş, Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği (TGSD) Başkanı Ahmet Nakkaş, "Son 4 yılda üretici, ihracatçı 10 bin firma faaliyetine son verdi" şeklinde bir açıklama yaparak, hükümete "Söylemi bırakın eyleme geçin" uyarısında bulunmuştu. Bilindiği gibi, uzun bir süredir hükümetin bazı bakanları sektör üzerine yoğunlaşarak veya yoğunlaşır gibi yaparak "Tekstil için acil önlem" paketinden bahsetmektedir. Sektör temsilcileriyle yapılan birçok toplantının ardından tekstil üzerine methiyeler düzülmekte ve hemen her fırsatta henüz olmayan bir plandan bahsedilmekte ancak ortaya somut bir plan konulamamakta, bildik politikacı ağzı ile ve "Cek, cak" muhabbetleriyle gün geçiştirilmektedir.
Tekstilciler tepkili
İşte TGSD Başkanı Nakkaş, bu duruma isyan ediyor olmalı ki, "Söylemi bırakın eyleme geçin. Acil yardım gelmezse hazırgiyim yok olacak" şeklinde çıkış yapıyor.
İstanbul Tekstil ve Hammadde İhracatçıları Birliği (İTHİB) Başkanı İsmail Gülle, kapanan 184 iplik fabrikasının ardından "Kimseden destek görmedik, havlu attık" diyor. İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği (İHKİB) Başkanı Hikmet Tanrıverdi ise "ABD'yi kaybettik, şimdi de Avrupa'yı kaybediyoruz. Pazarlarımız panikte, biz panikteyiz" haykırışında...
350 fabrikadan 184'nün, 19 bin hazırgiyim ve konfeksiyon ihracatçısının 10 bininin çalışamaz durumda olması sektörün yaklaşık yüzde 50'nin sektörden çekildiği anlamındadır ve bu rakamlar, üzerinde durulması gereken hayli yüksek ve endişe veren rakamlardır.
Bu tablo karşısındaki çıkışlar ve haykırışlar boşuna değildir. Pazarlarında çok ciddi bir tasarruf eğilimi ve paralelinde çok ciddi bir daralma söz konusudur. Bu, talep düşmesi anlamında hoş olmayan bir gelişmedir. Talep düşerse, bir gayret daha kaliteli ürünü daha ucuza satmak gibi bir garip durumla karşı karşıya kalacaklar demektir. Bu karşı kalış, sektöre daha kaliteli ürünü daha ucuza mal etmek gibi bir mecburiyet getirecektir.
İşte zurnanın "zırt" dediği yer burasıdır. Siyasi ve ekonomik belirsizliğin, hammadde fiyatlarının, nakliye ücretlerinin, sosyal girdilerin, enerji fiyatlarının her geçen gün birbirleriyle yarışır gibi yükseldiği, buna mukabil kurların ve talebin giderek düştüğü bir ortamda bu mucize nasıl gerçekleştirilecektir?
Bilindiği gibi tekstil ihracatımızın yüzde 60'ı, hazırgiyim ve konfeksiyon ihracatımızın yüzde 80'i Avrupa Birliği (AB) pazarına yapılmaktadır. Bu, yıllardır böyledir ve "tüm yumurtaları aynı sepete koymak" gibi bir zafiyeti ifade etmektedir. Oysa AB pazarında resesyon belirtileri vardır ve ABD'den ithal edilen mortgage krizi insanları tasarrufa yöneltmektedir. Tasarrufun ilk ayağı her zaman giyim kuşam olmaktadır. Nitekim AB pazarında bu eğilim gözle görülür bir hal almış, büyüme yavaşlamış, enflasyon yükselmeye ve Türk ihracatçısı için alarm zilleri çalmaya başlamıştır. Üstelik bu yılın başında Çin kotalarının kaldırılmasıyla alım tercihleri Çin'den yana olmuştur. Öte yandan küresel ısınma, sektörü daha ince, daha dökümlü kumaşlara doğru yönlendirmektedir. Bu tip kumaşların hammaddeleri pahalıdır ve doğal olarak maliyetleri de fiyatları da pahalı olacaktır. Küresel ısınma Türk ihracatçısının arzu ettiği bir durum değildir ama gerçek de budur. Kısaca bu ortam hem daha kaliteli hem de daha ucuz mal üretmeye engel bir durum arz etmektedir. Bu sıkıntıların içine bir de kurların giderek düştüğü gerçeğini koyarsak sektör mensuplarının nasıl bir çıkmazın içinde olduklarını daha iyi anlayabilirsiniz.
Herkese görev düşüyor
Böylesi çıkmazlar silsilesi içerisinde ihracatçılarımızın önünde az sayıda çıkış noktası kalmakta ve işte burada hükümete çok iş düşmektedir. Enerji fiyatlarının yüksekliği, sosyal girdilerin fazlalığı, vergilerin çeşitliliği ve yüksekliği, siyasi istikrarı ve paralelinde ekonomik istikrarı sağlamak gibi faktörler hükümetlerin yapacağı işlerdir.
Bu faktörlerin bilinciyle TGSD Başkanı Nakkaş, hükümetin önüne bir paket koymakta ve
"Sektörün net katma değerinin yüzde 10-15'i veya 23 milyar dolarlık ihracatın yüzde 10'unu sektörün iyileştirilmesi ve yatırımı için ayrılmalı. Rekabetçi niteliği olan işletmelerdeki teknolojik dönüşümün sağlanması için mali destek verilmeli. Emek yoğun sektörün az gelişmiş bölgelere taşınması gerçekleştirilmeli. İşgücü verimliliğinin artırılması için alınacak danışmanlık hizmetlerine finansal destek sağlanmalı. SSK primlerinde ve enerji maliyetinde yüzde 50 indirim yapılmalı. Kurumlar Vergisi muafiyeti sağlanmalı. Bölgesel asgari ücret uygulamasına geçilmeli" demektedir.
Bu taleplere ihracatta rekabet edilebilir düzeyde kur politikası oluşturulmalıdır. Yeni pazarlara yapılan ihracata teşvik verilmelidir. Acilen bölgesel ve sektörel yatırım haritaları oluşturulmalı, yatırımcı bilinçlendirilmelidir. Doymuş sektörlerde yeni yatırımlara müsaade edilmemelidir. Teşvikli bölgeler sınırlı olmaktan çıkarılmalı, Türkiye geneline yayılarak yarattığı haksız rekabet önlenmelidir. Sektörel teşvik konusunda AB'nin sorun çıkaracağı dikkate alınarak konuşulmalıdır şeklinde birkaç yaptırımı da ben ilave edeyim.
Hükümetten beklentilerin yanı sıra tekstil, hazırgiyim ve konfeksiyon sektöründe bulunanların da yapacakları var elbette.
Her şeyden önce hükümetlerin imkânlarının sınırlı olduğunu bilerek, beklentileri de bu paralelde olmalıdır. Öncelikle ve ivedilikle tekstilci, hazırgiyimci, konfeksiyoncu ve yan sanayici şeklinde kutuplaşmadan vazgeçip bir bütün olmalıdırlar. Her kafadan bir ses çıkıp herkesin kendi doğrularını söylemeye çalıştığı kakafonik yapıyı terk edip bir orkestrasyon yaratmalıdırlar. Ar-Ge'ye ve Ür-Ge'ye önem verip ürün çeşitliliğine gidip küresel ısınmanın gereklerine uymalı; yani iyi bir tekstilci, iyi bir hazırgiyimci ve konfeksiyoncu oldukları kadar iyi bir meteoroloji uzmanı da olmak zorundadırlar.
AB'nin beklediği katma değeri yüksek ürünlerin yanı sıra düşük pazarların tükettiği ve terk ettikleriyle övündükleri basic malları üretir bir yapılanmaya girerek bu pazarları tekrar kazanmalıdırlar.
Laf atmalara son
Marka yaratmak hedefleri olmalıdır ama herkesin marka yaratamayacağı gerçeğinden yola çıkarak marka öncesi bir Türk imajı verecek bir stil yakalamalıdırlar. Yaşanan değişime paralel yeni pazarlama teknikleri geliştirmelidirler. Anadolu'ya taşınmak ucuz işgücü avantajı ile bir çıkış noktası görülmektedir. Fakat buraya gittiklerinde üst düzey yönetici bulamayacaklarını, yüksek kalitedeki işçiliklerde ciddi sorunlar yaşayacaklarını bilerek ona göre hareket etmelidirler. Daha önce denenen kalite ve verimlilik açılarından olumlu sonuç alınamayan ve tekrar Batı bölgelerine dönen bu yaptırım gerçekleşmeden iyi yorumlanmalıdır. Az gelişmiş veya gelişmemiş ülkelerin tekstile gireceklerini ve pazarlarında karşılarına çıkacaklarını bilmeli ve vakit varken tedbir almalıdırlar. Turizm sektörünü iyi takip etmelidirler. Bu sektördeki otellerin döşemelik kumaş, yatak, çarşaf, nevresim, banyo malzemesi, perdelik kumaş gibi ürünlerde iyi bir tüketici olduğunu ve o tesislere kalmaya gelen turistlerin iyi birer giyim eşyası tüketicisi olduklarını unutmamalıdırlar. Tüm bu gayret ve yaptırımlara rağmen bazılarının sektörden çekileceği gerçeğini peşinen kabul etmelidirler.
Hasılı hükümete de sektöre de çok iş düşmektedir. Karşılıklı laf atmalarla bir yere varılamayacaktır. Hükümet bir an önce "cek, cak" edebiyatını bırakıp söylemden eyleme geçmeli, sektör mensupları da bir değişim içerisinde olduklarını görerek değişimin gereklerine uymalıdırlar. Hükümetin elinde gerçekten "Tekstile Acil Müdahale Programı" varsa kullanmanın zamanı yarın veya gelecek değil, şu andır. Gecikilmesi halinde hükümet de sektör de kaybedenler safında olacaklar ve sonuçta Türkiye kaybedecektir
-REFERANSGAZETESI-
|